Yedek Subay

Sıcak bir yaz gününün öğle üzeri, büyük T. şehrinin en işlek caddesinde karşılaştık. Önce selam vermekte tereddüt etti, fakat sonra değil selamını esirgemek “Ooo nasılsın aziz kardeşim? Seni karşıma Allah çıkardı, ben de tam senden bahsediyordum” diye gürleyerek elimi sıktı, sarıldı, beni yanındaki arkadaşlara tanıttı. 

T. şehrinde yedek subay olarak askerliğini yapıyormuş. Haftasonu izniyle çarşıya çıkmış, arkadaşlarıyla buluşup bir şeyler içme planı yapmışlar. Kimi eski arkadaşlarıyla görüşmeyi düşünürken beni de unutmamış, sağolsun adımı anmış, aramayı planlamış ama bir türlü fırsat bulamamış. Gittikleri yere beni de davet ettiler, fakat bu nazik davetlerini geri çevirmek zorundaydım, acelem vardı. Uzun süredir de görüşemediğizden yalnızca ayaküstü sohbete kalabildim. 

Ülkede yaşanan güncel siyasi olaylardan bahsetmeye başladı. Hükümetin muhalefete karşı sert tutumundan yakındı, devletteki kadrolaşmalardan öfkeyle bahsetti, muhalefetin yetersizliğinden, örgütsüzlüğünden dem vurdu. Ara ara hükümet ileri gelenlerine sumturuklu küfürler savurdu. 

Türkiye’deki ciddi kurumların artık hiçbir biçimde yeterli nitelik taşımadıklarını, ehilce yönetilmediklerini söyledi. 

Askerliği yedek subay olarak yapmayı kendisinin mi tercih ettiğini yoksa kurumsal ihtiyaçtan dolayı bunun bir zorunluluk mu olduğunu sordum. Bildiğim, kendi mesleğinde olanların çoğuna yalnızca kısa dönem askerlik yaptırıyorlardı. Nasıl olup da 12 ay asteğmen rütbesiyle, hem de maaşlı olarak askerlik yaptığını merak ettim, sordum. 

Türkiye’deki kurumların laçkalaşmasından, torpil düzeninden, kayırmadan, liyakatsizlikten o kadar şikayet eden arkadaşım, bir anda kızardı bozardı, dilini yutmuşçasına yutkunmaya başladı, kaçamak bir cevapla asteğmenliği, tanığı yüksek rütbeli bir askerin torpiliyle yaptığını söyledi. Bunu söylerken hem soğuk soğuk terler döküyor hem de devamlı olarak saatine bakıyordu. Bir anda elimi sıkarak acelesi olduğunu söyledi, birkaç vedalaşma sözü ettikten sonra hızla arkadaşlarıyla yanımdan uzaklaştı. 

Yakıcı ve kuru bir yazı günü, arkadaşlarıyla birlikte T. şehrinin sokaklarında, insan kalabalıklarının içinde kaybolup gitti. 

Beynamaz

Şiddetle yağan yağmurdan sırılsıklam olmuş bir halde partinin bulunduğu apartmana girdik. Ben ve o. Partinin bulunduğu birinci kata çıkıyoruz. Her yanımız sırılsıklam. Koşturmaktan nefes nefeseyiz. Dairenin kapısı açıktı. Hafif itekleyip girdik. İçeri girer girmez dış kapının karşısındaki duvarda asılı koskocaman “Büyük Yoldaş” resmi karşıladı bizi. Sivil giyimli büyük adam. 

İçerisi kalabalıktı. Gürültü, partırtı, tartışmalar; televizyonun açık sesi konuşmalara karışıyordu. Bizim gibi koşturan başkaları da vardı. Çarpışmamaya dikkat ederek dairenin ince uzun koridorlarından geçip arka odalardan birine girdik. 

Burası da diğer odalar gibi tıklım tıklımdı. Yaşlısı genci, ayakta duranı oturanı hepsi hararetli bir şeyler konuşuyordu. Kimi yerlerden bağırtılar geliyor, “Böyle mi olmalıydı!”, “Bu yola başımızı koyduk!”, “Biz Yoldaş’ın partisiyiz!”, “O olmasaydı bugün hayatta bile olmazdık!” gibi bağırtılar yükseliyordu ara ara. 

Aradığımızı bulduk. Arkadaşım megafonu dolaptan alır almaz göz göze geldiği kelli felli bir adamın da onayıyla hızla odadan çıktık. Koridorda yine itiş kakış. Neyse ki kapının yolunu kazasız belasız bulduk. Bu arada tartışmalar, gürültüler, konuşmalar aynı hızla sürüyordu. Dairedekilerin çoğunun ensesi kalın. Hepsini arkada bırakıp daireden çıktık.

Yağmur şiddetini azaltmıştı. Koştura koştura yüz metre ötedeki başka bir apartımanın bu sefer bodrum katılna girdik. Karanlık ve loş. Şehir merkezinin kalabalığından ve gürültüsünden sıyrılmış uzun, geniş ve kalorifer dairesi görünümlü bir koridordayız. Zaman donmuş gibi. 2 dakika önceki o büyük şehir keşmekeşi yok.

Uzun koridorun sonuna yaklaştıkça insan sesleri artıyor. Bir salona geldik. Yüzelli ikiyüz kişi var. Başka bir partinin toplantısı bu. Dinleyiciler kürsüdeki adamın çıplak sesini duyabilmek için kulak kesilmiş halde. Ara ara konuşmacının sözü kesilip salonda bir uğultu yayılıyor. Tartışmalar, onaylamalar, karşı çıkmalar.

Arkadaşım megafonu konuşmacıya verdi. Şimdi sesi daha rahat işitiliyor. Arka köşelerden iki boş sandalyeye iliştik. Üzerimiz ıslak. Salon buhar altında. Kalabalık sadece kürsüdeki adama odaklı.

"Faşizmin üzerimizdeki her türlü baskısını yıkacağız! Burjuvazi bizi inim inim inletiyor! Para babaları çocuklarının geleceği için büyük halk yığınlarını acımasızca sömürmeye devam ettikçe, bizim mücadelemiz de sürecektir!"

Büyük bir alkış. Salonda coşkun bağırtılar. 

"O ‘büyük yoldaş’ dedikleri faşizmin simgesini mutlaka yıkacağız! Ülkemizde her türlü özgürlüğü sağlamak asli görevimizdir! Biz, yalnızca işçi sınıfının ideolojisini temsil ediyoruz. Milletimiz iş, aş, alın terinin karşılığını istiyor! O vakit, yalnızca ve yalnızca kendi öz varlığımızla mücadele ede…"

Derken megafon susuyor. Anlaşılıyor ki pili bitmiş. Birkaç genci dışarıya yolluyorlar. Beş dakika sonra gelen pilleri alete takınca konuşmacı konuşmayı sürdürüyor.

"Konuşmamı uzatarak sizi sıkmak istemiyorum. Ama bilinsin ki, halkların özgürlüğünü savunduğumuz için savaş halindeyiz. Yaşasın haklı mücadelemiz! Yaşasın ‘Büyük Kardeş’!"

Coşkun bir bağırtı yine. Konuşmacı yerine oturmadan önce kürsüdeki diğer konuşmacıların tek tek elini sıkıyor. Yüzlerde gülümsemeler. Zafer kazanmış edayla bağrışmalar. 

Ben konuşmacıları izlerken arkadaşım telefonla konuşuyormuş. “Hemen çıkmalıyız” dedi. 

Uzun koridordan geçip, tekrar sokağa çıkıyoruz. “Büyük Yoldaş” partisine girerken bu sefer burjuvazinin kalın enseli adamları bir başka kalın enseliyi ağırladıkları bir odadan uğurluyorlardı. Bu adamı tanıyorum sanırım. Bir televizyon programında haber sunucusuydu. Yanımızdan hızla geçti ve parti dairesini terk ederek uzaklaştı.

Arkadaşım “Burda bekle biraz” dedi. Genişçe bir salonun önündeki aralıkta bekliyorum. İçerideki uğultular, bağrışmalar hafiflemiş. Salonda kimi gruplar kendi aralarında tartışıyorlar.

“‘Büyük Yoldaş’ın bayrağını asla yerde bırakmayız!” diyor biri. Yanındaki de onaylarcasına başını sallıyor. Bir başkası “Yoldaş’ın devrimlerini yok sayanlar, bize hayat şansı vermeyen düşmanımız gibidir, ya savaşırız ya savaşırız! Büyük Kardeş denilen katilin fikirleri hiçbir şekilde özgürlük olarak savunulamaz!” diyor. Bir diğer kadın “Ülkemizde sanayi, tarım bugün bile varsa o ‘Büyük Yoldaş’ adama borçlu değil miyiz?” diye soruyor.

Salonun tam ortasında ve her açıdan görülebilecek büyük bir ‘Büyük Yoldaş’ posteri var. Bu sefer asker giyimli. Eski zaman fotoğraflarından. Herkesin saygılı bakışları altında daireyi gözetliyor gibi. 

Arkadaşım arka odadan geldi. Elinde burulmuş birkaç büyük karton kağıt var. İçerisinde sloganlar, posterler. Bir ara bu posterlerin içinde ‘Büyük Kardeş’in posterini görür gibi oldum ama yanıldığımı zannederim. Yine yönetici kılıklı adama bir bakış atıp daireyi terk ettik.

Bodrum katındaki toplantıda kürsüye bir bayan çıkmış. Bağırarak hiddetle konuşuyor.

"Her türlü düzene karşıyız! Yıkım yıkım yıkım! Taş üstünde taş kalmamacasına mücadeleye devam! Yaşsın işçi sınıfı!" diye bağırıyor. Konuşmasının neredeyse tamamı böylesi sloganlarla geçti. 

Arkadaşım getirdikiklerini salondaki gençlere verdi. Gençler hepbirlikte dövizleri, posterleri açıp slogan atmaya başladılar: “Kahrolsun ‘Büyük Yoldaş’ Yaşasın özgürlük!”, “Haklıyız kazanacağız!”…

Kafam karışır gibi oldu. Bu büyük salondakiler kime karşıydılar? Destek aldıkları Büyük Yoldaş’ın partisine mi? Büyük Yoldaş’a mı? Peki ya o Büyük Yoldaş partisi, kendisine taban tabana zıt bu partiyi niye desteklesindi, kendi savunduklarının tam tersini savunanlarla nasıl omuz omuza gelebiliyorlardı… 

Kafam gerçekten karışmıştı. Derken o kalın enseli Büyük Yoldaş grubu salonun giriş kapısından girdiler. Salon onları gururla, alkışlarla karşıladı. Hepsi birden bağırıyorlardı: “Kahrolsun Büyük Yoldaş!”

Hümanist Paragöz

Geçen buluşmamızda Türkiye’deki sömürü düzenine, sömürüye karşı olanların da katıldığını söylüyordu. Artık onun için toplumsal mücadele bir anlam ifade etmiyormuş. Solcuymuş yine ama Türkiye’de sol düşünce mi varmış. Kimseye kanmayacak kadar akıllıymış. Değerli zamanını, parasını ve emeğini gereksiz yere harcayamazmış. Türkiye’de toplumcu mücadele hikayeymiş. 

Bunları konuşurken konuyu dağıtmak ve sinirini yatıştırmak için başka şeyler sordum: Okul nasıl gidiyor? 

Okul konusunda sıkıntıları varmış. Yakın geçmişinde Türkiye’deki sömürüye karşı olan sömürücülere zamanını ve enerjisini sömürttüğü için öğrenim hayatı da sürüncemede kalmış. Ama artık akıllandığı için zamanının tamamını derslerine ve kişisel gelişimine verecekmiş. 

Bu arkadaş gerçekten insancıldır. Hassastır. Ezilenlere acıma duygusuyla onları öyle sahiplenir ki, ezen babası olsa affetmez, ona da kızar, tavır koyar. Sömürüye, şiddete, emperyalizme, ırkçılığa kökünden karşıdır. Kapitalizmin ne menem bir şey olduğunu her gittiği yerde ağzından düşürmez. 

Konu yine kapitalizm, sınıfsallık, sömürü, ezilenlere kayar oldu, hemen konuyu değiştirmek için sorularıma başvurdum: Üniversitenin kültürel etkinliklerine katılıyor musun?

Zamanı yokmuş. Dersler önemliymiş, o yüzden böyle şeylerle zaman kaybedemezmiş. Zaten Türkiye’de kültür ve sanat ortamı da yokmuş, olsa da kendisi anlayacak düzeyde birikimli değilmiş. Çok çalışmalı, başarılı olmalıymış. İlerde kendi alanında adını gazetelerde, televizyonlardan okuyacağımız kadar başarılı olacakmış. Siyasete de girecekmiş. Hem de sınıf sömürüsünün en baba olduğu partinin adını vererek söyledi bunu. Yükselmek için her türlü oyunu öğrenecekmiş. Birçok kuruma burs başvurusunda bulunmuş, ben görüştüğümde birkaç tanesinden burs para alıyordu da. Ailesinin hali vakti yerindedir. En azından, halkımızın içinde bulunduğu bu kötü koşullarda “ezilen, horlanan, hiçbir şeye imkanı olmayanlar” kadar kötü değil durumu. Ama başarılı olmalıymış, ismini marka haline getirmeli, birkaç yabancı dili iyi bilip yurtdışına da kapat attımıydı…. 

Anyone who knows anything of history knows that great social changes are impossible without feminine upheaval. Social progress can be measured exactly by the social position of the fair sex, the ugly ones included.

Karl Marx